Bacalar.

Neden ve niçin? Tractatus Linguistico-Philosophicus.

Yazarken olmadık şeylere takılırım. Özellikle Türkçe, biçem/üslup itibarıyla/bakımından fazlasıyla/ziyadesiyle tartışmalı/nizalı olduğundan, lisanımızın/dilimizin birden bin fazla/bin bir üstadı/otoritesi olduğundan (Türk Dil Kurumu, Dil Türk Kurumu, Tahsin Yücel, Talat Sait Halman ve bilumum diğerleri) ve her biri kendi kafasından ve bir diğerinden farklı kurallar va'zettiklerinden ve Üstad Cemil Meriç ülkemizde her düşüncenin bir sembol etrafında kütleleştiğinden bahsederken haklı olarak "üslubun kimliğindir" dediğinden; şu veya bu şekilde söylenebilecek bir sözcüğü neden şu değil de bu veya niçin bu değil de şu şekilde yazıyorum diyerek kendime kızdığım az değildir. (İleride Talat Sait Halman'la ilgili bir anımı da anlatacağım hatırlatırsanız.)Şimdi, naçizane romanımı yazarken bir kahramanıma bir diğerine bir işi neden/niçin yaptığını sorduruyordum; mesela:

Daha sonra bunlardan birincisinin daha güzel ve konuşma diline daha yakın olduğu düşüncesiyle 'neden' sözcüğünü kullandım. Amacım metni elbette daha güzel kılmaktı. Mesela İngilizce'de "Why" ve "What for" şeklinde iki kullanım vardır:

Fransızlar ise genellikle yalnızca "Pourquoi" (ne için) şeklinde sorarlar. Sadece zaman zaman belirli fiillerde bu "à quoi" veya "de quoi" şeklini alabilir. Peki Fransızlarda olmayan ancak hem bizde hem İngilizler'de olan bu iki farklı kullanım (neden-niçin) nereden kaynaklanıyor? Aralarında bir fark var mı? Eğer varsa nedir?

Gerçekte, benim kanımca, niçin ve neden soruları arasında çok büyük bir fark söz konusudur. Bir örnekle açıklamadan önce şu şekilde bir kategorik açıklama getirebiliriz:

Neden: "Neden" sorusu, nedenleri/sebepleri anlamaya dönüktür. Dolayısıyla, soruya konu olan eylemin hangi öncegelen (anterior) ve öncel (preliminary) etkenlerle gerçekleştiğini tespit etmeyi amaçlar: Buradaki sebep sonuç ilişkisi kaçınılmaz olarak kronolojik bir ilişkidir. Neden önce gelir, konu ise, onun sonucu olarak sonra gelir. Şematize edersek:
Niçin: "Niçin" sorusu, amaçları/erekleri anlamaya dönüktür. Dolayısıyla soruya konu olan eylemin hangi sonragelen (posterior) ve ardıl (subsequential) saiklerle gerçekleştiğini tespit etmeyi amaçlar. Buradaki sebep sonuç ilişkisi kaçınılmaz olarak,henüz kurulmamış, teleolojik bir ilişkidir. Niçin sonra gelir, konu ise, onun nedeni olmak amacıyla önceden gelir. Şematize edersek:
Şemaları birleştirirsek:

Burada "B" olgudur. "A", o olgunun meydana gelmesine sebep olmuş olgudur. "C" ise olgunun amaçladığı olgudur. Dolayısıyla, birazdan görebileceğimiz üzere, arada son derece büyük bir fark vardır. Ama, A ile B ve B ile C arasındaki ilişkiyi yukarıdaki gibi gösterdiysek de A ile C arasında bulunan ve B'nin geçişliliği dolayısıyla kurulan bağı da gösterelim:

Bu noktada ortaya üçlü bir sebep-sonuç ilişkisi girdiğini açıkça görmekteyiz. Bu iki sebep sonuç ilişkisi arasında (A-B ve B-C) nitel ve kategorik bir fark söz konusudur. Şöyle ki, A-B ilişkisinde, A'nın mevcudiyeti kesindir ve A'nın mevcudiyeti B'yi sonuç vermek mecburiyetindedir. Dolayısıyla A ile B arasında bir zorunluluk ilişkisi söz konusudur. A zorunlu olarak B'yi sonuç vermiştir. B-C ilişkisinde ise C'nin mevcudiyeti tartışmalıdır. C bir niyet ifadesidir ve A'nın yapılmasının mazereti, daha doğru bir deyişle amacıdır. Utilitarist bakış açısından bakıldığında da aynı şekilde B'nin C sonucunu vermesi kesin değildir. Özetle C bir temennidir. Aradaki ilişki ise bir zorunluluk ilişkisinden ziyade bir niyet ilişkisidir. 

Öyleyse bizde neden-niçin arasındaki bu kategorik farkı görmezden gelmemize neden olan algı sapması nerede gerçekleşmektedir? Bu sapmanın gerçekleştiği nokta, bizim zorunluluk ilişkisiyle niyet ilişkisini yalnızca dil bağlamında değil, mantık düzleminde de görmezden gelen zihinsel yapımızdır ve bu, en doğru tabirle, mantık-dil arasındaki ilişkinin binlerce yıldan bu yana dökülüp gelmiş olan bir 'çocukluk hastalığı'dır. Bu eşbenzerlik yanılgısına neden olan sapma şu şekilde şematize edilebilir:
Algımızda niyetimize öylesine sımsıkı sarılırız ki, onu bir ilk neden haline getirmekten kendimizi alamayız. C'nin A'ya dönüşmesi süreci neredeyse kendiliğinden gerçekleşmektedir. Ancak Alfred Jules Ayer'in de dediği gibi, günlük algılarımızı bir şekilde metafizik karmaşadan kurtarmamız gerekmektedir. "Metafizik karmaşa" tamlamasını bilinçli olarak kullanıyorum, zira algılarımızı kurtarmamız gereken metafiziğin kendisi değildir. Metafiziğin yol açması muhtemel karmaşadır. Düşüncelerimizin daha da saflaştırılmış, kristalize olmuş bir metafiziğe ihtiyacı vardır. 

Bu yazıda anlatılmaya çalışan nedir? Her ne kadar pratik yaşamda bu iki soru arasında bir sorun yokmuş gibi görünüyorsa da aslında sandığımızdan daha büyük bir sorun söz konusudur. İlk olarak, bu iki soru arasındaki fark zorunlulukla özgürlük arasındaki farktır. A-B ilişkisinde tercih söz konusu değildir; B kaçınılmaz olarak A'dan doğmaktadır. Ancak B-C ilişkisinde tercih söz konusudur. Pekâla başka bir amaçla/niyetle aynı eylemi (B) gerçekleştirebiliriz. Bilindiği üzere özgürlükle zorunluluk arasındaki fark en temel felsefi sorunlardan biridir. Bu fark cennetle cehennem arasındaki farktır. Tüm cennet tanımları, dolambaçlı daolsa özgürlüğün tanımını içerir. Tüm cehennem tanımları da mecburiyeti, kıstırılmışlığı ve nesneleşmeyi kapsar. İkinci olarak, retorik bir sorun söz konusudur. Bu retorik sorunu şöyle örneklendirebiliriz:

T. ülkesinde askerlik zorunludur. Yasal olarak belirli bir yaşa gelmiş olan her erkek askerliğini yapmak zorundadır. A. vatansever ve (olmaz ya) sadist bir vatandaş olarak askere gitmek istemektedir. A'ya neden/niçin askere gitmek istediği sorulduğunda vereceği cevap:

A: Yasalar böyle gerektiriyor.
B: Vatanımı savunmak arzusundayım.
C: İnsan öldürmek istiyorum.

olabilir. Gerçekte bunlardan birincisi neden sorusunun cevabıdır. Çünkü tam anlamıyla bir neden-sonuç, bir zorunluluk ilişkisi söz konusudur. Diğer iki cevap ise birbirinden tamamen yabancılaşmış iki farklı cevap olarak niçin sorusunun cevapları olabilirler. Niçin sorusunun cevapları geniş bir yelpazede değişkenlik gösterebilirler zira burada özgürlük söz konusudur. 

Özgürlükle zorunluluk arasındaki ilişki hafife almaya gelmez.